Fahr-i Âlem’in nurdan bir incisi bu
Ehl-i İslâm’ın büyük bir müncîsi bu
Şanında söylemiş Kur’an-ı Mecid
Deriz hep فَمِنْهُمْ شَقِىٌّ وَسَعٖيدٌ
diye cümleten cevap verip oradan başlarımız ve parmaklarımız üstünde yalın ayak ve baş açık, Arz-ı Hicaz’ı velveleye ve dehşete salan tekbir ve tehlil sadâları ve meleklerin de çıkardığı yas ve matem sesleriyle Medine-i Resulullah’a ve Ravza-i Mutahhara’ya varalım. “Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Resulallah! İşte emanetin, işte Risaletü’n-Nur’un kahramanı! İşte Kur’an’ında Said ve hadîsinde Seyyid diye söylenen mübarek Üstadımız!” diyerek seni Fahr-i Âlem’e sunalım. O nuranî yeşil perdeler arkasında uzanan Muhammedimizin (asm), mahbubumuzun nur elleri tabutunu kendine ve kabr-i saadetine çekerken hepimiz bayılıp bir daha ayılmamak üzere “Allah!” na’resiyle Ravza-i Pâk’e serilip ve اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ olup biz de canlarımızı cananımıza verelim. Ve
وَلَوْ اَنَّهُمْ اِذْ ظَلَمُوا اَنْفُسَهُمْ جَاؤُكَ فَاسْتَغْفَرُوا اللّهَ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ لَوَجَدُوا اللّهَ تَوَّابًا رَحٖيمًا
sırrına erelim.
***