İkincisi: Risale-i Nur, muterizlerin şüphelerini zikretmeden öyle bir tarzda hakikati beyan ediyor ki şüpheler ve vehimlerin zihne gelmesi ihtimali kalmaz. Bir kısım ulema-i mütekellimîn gibi muarızın şüphesini zikrettikten sonra cevap vermek zararlı oluyor. Şüpheler zihinlerde iz bırakıyor. Ne kadar kat’î cevap da verilse nefis ve şeytan o izlerden istifade etmesi cihetiyle Risale-i Nur, o meslekte gitmemiş. Hiç zarar vermeden kat’î cevap verir. Daha vehmin vücudunun imkânı kalmaz. Yalnız bir iki risale, şeytanın bazı şüphelerini yazmış fakat o derece kat’î reddetmiş ki şeytan olmasa idi Müslüman olacaktı.
Hattâ Mu’cizat-ı Kur’aniye’de zikredilen ve her biri birer lem’a-i i’caz gösteren yüzer âyât, medar-ı itiraz olmuş âyetlerdir. Halbuki onları okuyanlarda değil şüphe, hiçbir vesvese ve vehim de hatıra gelmez.
Mesela فَالْيَوْمَ نُنَجّٖيكَ بِبَدَنِكَ âyetiyle Musa aleyhisselâma karşı muharebe eden Firavun, gark olacağı zaman iman etmiş. Gerçi sekerat vaktinde o iman makbul değil. Fakat o makbul olmayan imana, imanın mahiyetine hürmet için bir mükâfat olarak Cenab-ı Hak, o Firavun’un bedenine necat vereceğini haber veriyor. Çünkü