İçeriğe atla
Uhuvvet Risalesi
Yirmi İkinci Mektup · Sayfa 18

Üçüncü suale deriz ki: Hak namına, hakikat hesabına olan tesadüm-ü efkâr ise maksatta ve esasta ittifak ile beraber, vesailde ihtilaf

eder. Hakikatin her köşesini izhar edip hakka ve hakikate hizmet eder. Fakat tarafgirane ve garazkârane, firavunlaşmış nefs-i emmare hesabına hodfüruşluk, şöhret-perverane bir tarzdaki tesadüm-ü efkârdan bârika-i hakikat değil belki fitne ateşleri çıkıyor. Çünkü maksatta ittifak lâzım gelirken, öylelerin efkârının küre-i arzda dahi nokta-i telakisi bulunmaz. Hak namına olmadığı için nihayetsiz müfritane gider. Kabil-i iltiyam olmayan inşikaklara sebebiyet verir. Hal-i âlem buna şahittir.

Elhasıl

اَلْحُبُّ لِلّٰهِ ۞ وَالْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ

olan desatir-i âliye düstur-u harekât olmazsa nifak ve şikak meydan alır. Evet

اَلْبُغْضُ فِى اللّٰهِ ۞ وَالْحُكْمُ لِلّٰهِ

demezse, o düsturları nazara almazsa adalet etmek isterken zulmeder.

Cây-ı ibret bir hâdise:

Bir vakit, İmam-ı Ali radıyallahu anh, bir kâfiri yere atmış. Kılıncını çekip keseceği