سُبْحَانَ اللّٰهِ ۞ سُبْحَانَ اللّٰهِ ۞ سُبْحَانَ اللّٰهِ der. Sonra o serzâkirin emr-i manevîsiyle اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ۞ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ dediği vakit, o halka-i zikrin ve o çok geniş bulunan hatme-i Ahmediyenin (asm) dairesinde yüz milyon müridlerin اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ۞ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ larından tezahür eden azametli bir hamdi düşünüp içinde اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ ile iştirak eder ve hâkeza اَللّٰهُ اَكْبَرُ ۞ اَللّٰهُ اَكْبَرُ ve duadan sonra
لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ ۞ لَا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
otuz üç defa o tarîkat-ı Ahmediyenin (asm) halka-i zikrinde ve hatme-i kübrasında sâbık mana ile o ihvan-ı tarîkatı nazara alıp o halkanın serzâkiri olan Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâma müteveccih olup
اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللّٰهِ
der diye anladım ve hissettim ve hayalen gördüm.
Demek tesbihat-ı salâtiyenin çok ehemmiyeti var.
İkinci Mesele: Otuz Birinci Âyet’in işaratının beyanında
يَسْتَحِبُّونَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَا bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hâssası şudur ki hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair aza, vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar. Öyle de hırs-ı hayat ve hıfzı ve zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye; çok esbabla yaralanmış, sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış, vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmaya çalışıyor.
Hem nasıl ki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda