İçeriğe atla
Sözler
OTUZUNCU SÖZ · Sayfa 603

beraber enenin iki cihetindedir. O iki şecereye menşe ve medar, esaslı bir çekirdek olarak enenin iki vechini beyan edeceğiz. Şöyle ki:

Enenin bir vechini nübüvvet tutmuş gidiyor, diğer vechini felsefe tutmuş geliyor.

Nübüvvetin vechi olan birinci vecih: Ubudiyet-i mahzanın menşeidir. Yani ene, kendini abd bilir. Başkasına hizmet eder, anlar. Mahiyeti harfiyedir. Yani başkasının manasını taşıyor, fehmeder. Vücudu, tebeîdir. Yani başka birisinin vücudu ile kaim ve icadıyla sabittir, itikad eder. Mâlikiyeti, vehmiyedir. Yani kendi mâlikinin izni ile surî, muvakkat bir mâlikiyeti vardır, bilir. Hakikati, zılliyedir. Yani, hak ve vâcib bir hakikatin cilvesini taşıyan mümkin ve miskin bir zılldir. Vazifesi ise kendi Hâlık’ının sıfât ve şuunatına mikyas ve mizan olarak şuurkârane bir hizmettir.

İşte enbiya ve enbiya silsilesindeki asfiya ve evliya eneye şu vecihle bakmışlar, böyle görmüşler, hakikati anlamışlar. Bütün mülkü Mâlikü’l-mülk’e teslim etmişler ve hükmetmişler ki o Mâlik-i Zülcelal’in ne mülkünde ne rububiyetinde ne uluhiyetinde şerik ve naziri yoktur, muîn ve vezire muhtaç değil, her şeyin anahtarı onun elindedir, her şeye Kādir-i Mutlak’tır. Esbab, bir perde-i zahiriyedir; tabiat, bir şeriat-ı fıtriyesidir ve kanunlarının bir mecmuasıdır ve kudretinin bir mistarıdır.

İşte şu parlak nurani güzel yüz, hayattar ve manidar bir çekirdek hükmüne geçmiş ki Hâlık-ı Zülcelal bir şecere-i tûba-i ubudiyeti ondan halk etmiştir ki onun mübarek dalları, âlem-i beşeriyetin her tarafını nurani meyvelerle tezyin etmiştir. Bütün zaman-ı mazideki zulümatı dağıtıp o uzun zaman-ı mazi; felsefenin gördüğü gibi bir mezar-ı ekber, bir ademistan olmadığını, belki istikbale ve saadet-i ebediyeye atlamak için ervah-ı âfilîne bir medar-ı envar ve muhtelif basamaklı bir mi’rac-ı münevver ve ağır yüklerini bırakan ve serbest kalan ve dünyadan göçüp giden ruhların nurani bir nuristanı ve bir bostanı olduğunu gösterir.

İkinci vecih ise felsefe tutmuştur: Felsefe ise eneye mana-yı ismiyle bakmış. Yani kendi kendine delâlet eder, der. Manası kendindedir, kendi hesabına çalışır, hükmeder. Vücudu aslî, zatî olduğunu telakki eder. Yani zatında bizzat bir vücudu vardır, der. Bir hakk-ı hayatı var, daire-i tasarrufunda hakiki mâliktir, zu’meder. Onu bir hakikat-i sabite zanneder. Vazifesini, hubb-u zatından neş’et eden