Hem bu yazdığımız hakikatler benim fikrim malı değil belki herkesin kalbinin bir köşesinde bulunan bir lümme-i Rahmaniye ve melek-i ilham ve bir tarafında bir lümme-i şeytanî ve vesveseci bulunduğuna ehl-i hakikat ve diyanetin hükümlerine binaen, benim kalbimde dahi herkes gibi bazen ihtiyarım haricinde ve fikrimin fevkinde hatırıma bir hakikat hutur eder, yani Kur’an’dan ve manevî bir canibden bir nevi ilham hükmünde bir güzel nükte ifham edilir, demektir.
Ve hiç hatırıma gelmiyor ki “Yeni Said” zamanında ve nefsin şerrinden ve benliğinden çok korkan ve belasını çeken şahsıma böyle bir mevki verdiğimi veya vermek istediğimi tahattur etmiyorum. Belki Risale-i Nur’da ispat edilmiş ki: Bu zaman cemaat zamanıdır, şahs-ı manevî hükmeder. Eski zamanda dalalet bir şahıstan geldiği cihetle karşısına bir dâhî-i hidayet çıkardı. Şimdi ise cemaat şeklinde bir şahs-ı manevî olmasından onun karşısında ancak bir şahs-ı manevî mukabele edebilir.
Yalnız eskiden beri ehl-i hakikat mabeyninde cari ve üstadına karşı fart-ı muhabbetten gelen fevka’l-had hüsn-ü zanları ta’dil etmek ve nimet-i İlahiyeye karşı küfran ve inkâr etmemek niyetiyle, müceddidlik vazifesi olabilir fakat benim değil Risale-i Nur’undur. Belki bu zamana bakan Kur’an’ın bir cilve-i hakikatidir, Risale-i Nur onu temsil eder. Ben neci oluyorum ki kendime dava edeyim?
Dördüncü Sehiv: Isparta’ya yağmur yağdırması, yazı bahara çevirmesi kerametidir, şakirdleri tarafından denilmiş.
Elcevap: Yağdırmak, çevirmek değil belki Risale-i Nur bereketiyle yağdı ve döndü denilmiş.
Said Nursî
***
(Mahkemede son sözün bir parçasıdır.)
Bir inayettir ki ehl-i vukuf, beş sandık yüz otuz risalelerde beş ay tetkikte on beş itiraz ve zahirî yanlış bulmuşlar. Ve onların beş yaprak raporlarında on beş yanlışları ve sehivleri, mahkemede ispat edilmiş.