(Elmas kalemli kahraman Hüsrev’in zelzele hakkındaki fıkrasını tasdik eden Emirdağı’ndaki bir hâdise.)
بِاسْمِهٖ سُبْحَانَهُ اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ اَبَدًا دَائِمًا
Aziz, sıddık kardeşlerim!
Evvelen, şimdi tam tahakkuk etti ki zelzele, Risale-i Nur ile alâkadardır. Hüsrev’in müdafaatımda yazılan dört zelzele meselesini tasdik eden bu geceki dört defa şiddetli zelzele, bana ve Nurlara ve bu memlekete kat’î bir sû-i kasd eseri olarak hükûmet içinde hizmetçime bağırarak tahkirkârane ihanet ve şetmedip “Git ona söyle.” diyen ve kaymakamın emr-i cebriyle “Hasta da olsa buraya getiriniz.” bekçilere ve jandarmalara emir veren ve Afyon’un perde altındaki büyük memura (valisine) dayanan bir bedbaht, hem Nur şakirdlerinin şevklerine hem Nurların burada yazılmasına hem bana ehemmiyetli sıkıntı vermesi aynı vakitte, böyle burada görülmeyen bu şiddetli zelzelenin gelmesi gösteriyor ki Risale-i Nur bir vesile-i def’-i beladır; tatile uğradıkça belalar fırsat bulup gelir.
Kardeşiniz
Said Nursî
***
(Mahkemede son sözden bir parçadır.)
Efendiler!
Her hükûmetin adliyesi, kanunundan başka bir istinadgâhı yoktur. Ve onun adliyesi her merkezde aynı kanun ile amel eder. Ve yüz cinayeti bulunan bir adamın dahi müdafaaya hakkı var, o hakkından men’edilemez. Ve bu memlekette madem Kur’an serbesttir, Kur’an’ın hakikatlerini küfre karşı müdafaa etmek vazifesi yasak edilmedi biliyordum.
Halbuki bu altı aydır beni konuşmaktan ve görüşmekten kanunsuz olarak men’ettiler. Ve Eskişehir Hapsinde adliye malûmatı altında müdafaattan başka on risale daha telif ettim ve müteaddid