وَمَا يَشْعُرُونَ
Yani yaptıkları hilenin nefislerine râci olduğunu hissetmiyorlar. Bu fezleke onların cehaletini ilan ediyor. Zira ukalâdan değildirler. Çünkü onların bu işleri, ukalâ işi değildir. Ve keza hayvan sınıfına da benzemiyorlar. Çünkü hayvanlar, zararlı olan şeyleri hissettiklerinden çekinirler. Demek bunlar, hiss-i hayvanîden de mahrumdurlar. Öyle ise, ihtiyar ve şuuru olmayan cemadat nevine dâhildirler.
فٖى قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ
Bu cümlenin mâkabliyle vech-i irtibatı: Vaktâ ki onlar, şuur hissini istihdam ederek muhakeme-i akliye ile amel etmediler. Anlaşıldı ki ruhlarında bir maraz vardır. Ve lâekall onun zararlı bir maraz olduğunu bilmeleri lâzımdır ki o marazdan sâdır olan hükümlere itimad etmesinler. Çünkü o maraz; hakikatleri tağyir etmekle acıyı tatlı, çirkini güzel gösterir şanındadır.
Zarfiyeti ifade eden فٖى kelimesinden anlaşılır ki onların marazları, kalbin sathında değildir. Ancak kalbin melekûtunda yani iç yüzünde kâin bir marazdır.
قَلْب unvanından anlaşılır ki kalbin sathında bulunan bir hastalık, bütün a’mal-i bedeniyeyi sekteye uğrattığı gibi, kalbin iç yüzü de nifak ile hastalandığı zaman, ef’al-i ruhiye tamamen istikamet üzerine lâzım olan hareketten düşerler. Çünkü hayatın mihveri ve makinesi, ancak kalptir.
فٖى قُلُوبِهِمْ in مَرَضٌ üzerine takdimi, iki cihetle hasrı ifade eder.
Biri: Maraz başka uzuvlarında değil ancak kalplere münhasırdır. Diğeri: O kalpler de ancak münafıkların kalbi olup başkaların kalpleri değildir.
O iki hasırdan ta’riz suretiyle anlaşılır ki nur-u iman, insanın bütün ef’al ve âsârına sıhhat ve istikameti vermek şanındadır.
Ve yine anlaşılır ki fesat kalptedir. Malûm ya bir şeyin esası, kalbi bozuk olursa teferruatını tamir etmek bir faydayı teşkil etmez.