sırrına işarettir. Evet, insanların az bir kısmının fazilet ve hidayetlerini çok görmek ve göstermek, Kur’an’ın beşere karşı merhametli ve lütufkâr olduğunu gösterir. Ve keza bir fazilet sahibi, bin faziletsize mukabildir. Bu itibarla fazileti taşıyan az olsa da çok görünür.
وَمَا يُضِلُّ بِهٖٓ اِلَّا الْفَاسِقٖينَ
Evvelki cümlede mutlak ve mübhem olarak zikredilen كَثٖيرًا den hasıl olan vesveseleri, korkuları, tereddütleri bu cümle ile şöyle def’etmiştir ki: “Dalalete gidenler, fâsıklardır. Dalaletlerinin menşei de fısktır. Fıskın sebebi ise kesbleridir. Suç onlarda olup Kur’an’da değildir. Dalaleti halk etmek, yaptıklarının cezası içindir.”
Yine bilinmesi lâzımdır ki bu cümlelerin her birisi mâkablini şerh ve beyan eder; mâba’di de onu tefsir eder. Demek her cümle, mâkabline delil, mâba’dine neticedir. İki silsile ile bunu izah edeceğiz:
1- Allah, o temsilden hayâ etmez. Çünkü o temsili terk etmez. Hem o temsil, beliğdir. Hem o temsil haktır. Hem o temsil, Allah’ın kelâmıdır. Bunu da mü’min olan kimseler bilir.
2- Allah münkirlerin dedikleri gibi o temsilden hayâ etmez. O münkirler “O temsilin terki lâzımdır.” diyorlar. Zira o temsilin hikmetini bilmezler hem “Bunda ne fayda var?” derler. Hem inkâr ediyorlar, zira hakir görüyorlar. Hem işitmeleriyle dalalete girdiler, zira Kur’an onları dalalete attı. Hem onlar fıskla kabuklarından çıktılar hem Allah’a olan ahidlerini bozdular hem sıla-i rahmi kestiler hem arzda Allah’ın nizam ve intizamını ifsad ettiler. Binaenaleyh hâsir ve zararlı onlardır. Dünyada vicdan, kalp ve ruhun azabı ile âhirette de Allah’ın gazabıyla ebedî bir azap içinde kalan onlardır.
اَلَّذٖينَ يَنْقُضُونَ عَهْدَ اللّٰهِ مِنْ بَعْدِ مٖيثَاقِهٖ وَيَقْطَعُونَ مَٓا اَمَرَ اللّٰهُ بِهٖٓ اَنْ يُوصَلَ وَيُفْسِدُونَ فِى الْاَرْضِ
Evvela bilinmesi lâzımdır ki Kur’an-ı Kerîm’in i’caz ve nazmında şek ve şüpheleri îka eden fâsıkların bilhassa bu makamda, bu cümlede mezkûr sıfatlar ile tavsifleri, pek yüksek ve latîf bir münasebeti taşıyor. Evet, sanki Kur’an-ı Kerîm diyor ki: