يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِى السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ
âyet-i kerimesindeki evsaf-ı İlahiyeyi sanatının mikyasçığıyla tarif eden Hüdhüd-ü Süleymanî hakkındadır.
Altıncı Nükte:قُلْ لَوْ كَانَ الْبَحْرُ مِدَادًا لِكَلِمَاتِ رَبّٖى لَنَفِدَ الْبَحْرُ
قَبْلَ اَنْ تَنْفَدَ كَلِمَاتُ رَبّٖى وَلَوْ جِئْنَا بِمِثْلِهٖ مَدَدًا
Beş kelime ile iki harf ile şu âyet-i kerimedeki nihayetsiz kelimat-ı İlahiyeye işaret edip kelâmdan, kelimeden Mütekellim-i Ezelî’ye yüzleri çeviren bahr-i hakaikin bir fihristesi ve âb-ı hayatın memba ve me’hazi ve ilm-i hakikate mürşid bir nüktedir.
Yedinci Nükte:Vahdetü’l-vücud meşrebinin bu zamanın esbab-ı maddiye içinde boğulan insanlarına üç mühim büyük zarar vereceğini izah ile, âhirinde bir sual ve cevapla Hazret-i Muhyiddin’in hâdî ve makbulînden olduğunu ve her kitabında mühdî ve mürşid olamadığını ve kavaid-i Ehl-i Sünnet’e muhalif sözleriyle muaheze edilmemesini iş’ar edip, Muhyiddin ve Muhyiddin makamında bazı evliya-i azîmeye taş atanları iskât eden adalet-perver bir mikyas-ı hakikattir.
Sekizinci Nükte:اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَاَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ عَلَيْكَ يَا رَسُولَ اللهِ
cümlesinin, namaz tesbihatında inkişaf eden bir hakikatine dairdir. Şöyle ki: Her şeyin ve kâinatın çekirdek-i aslîsi Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâm olduğu gibi, her şeyin ruhu ve her menzilin nuru ve her makamın süruru yine bilmüşahede o zat olduğundan her ruh ona intisabla canlanacağına ve onunla biat yerinde de ona salât ü selâm etmekle rahmet ve selâmet bulacağına işaret edip der: Madem bütün cin ve ins ve melek ve nücumun parlaması onun nuruyla ve onun getirdiği hediye iledir. Onların lisan-ı kal ve lisan-ı hallerinden çıkan intisabın bir manasını niyet edip onların namına ve onların adetlerini zikretmek ile, nihayetsiz rahmete lâyık olan Zat-ı Ahmediye aleyhissalâtü vesselâma