اَوْ كَظُلُمَاتٍ فٖى بَحْرٍ لُجِّىٍّ يَغْشٰيهُ مَوْجٌ مِنْ فَوْقِهٖ مَوْجٌ ... الخ
âyetiyle beraber pek acib bir tarzda o muvazeneyi mu’cizane ifade ederler.
Birinci Âyet-i Nur –Birinci Şuâ’da ispat edilmiş ki– on işaretle Risale-i Nur’a bakıyor, mu’cizane Kur’an’ın o tefsirinden gaybî haber veriyor. Ve Risale-i Nur’a Nur namı verilmesine en birinci sebep olmasından, Yirmi Dokuzuncu Mektub’un bir kısmında bir seyahat-i hayaliye temsilinde, bu acib âyetin “nur” kelimesinde “nun-u na’büdü” mu’cizesi gibi bir manevî mu’cizesinin beyanına binaen, Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde dünya seyyahı, Hâlık’ını aramak, bulmak, tanımak için bütün kâinattan ve enva-ı mevcudatından sorduğu ve otuz üç yol ile ve kat’î bürhanlarla Hâlık’ını ilmelyakîn ve aynelyakîn bildiği gibi; o aynı seyyah asırlarda ve arz ve semavat tabakalarında aklıyla, kalbiyle, hayaliyle gezen yorulmaz, tok olmaz, bütün dünyayı bir şehir gibi görüp teftiş ederek kâh Kur’an hikmetine kâh felsefe hikmetine aklını bindirip geniş hayal dürbünüyle en uzak tabakalara bakarak hakikatleri vakide olduğu gibi görmüş, bizlere Âyetü’l-Kübra’da kısmen haber vermiş.