İçeriğe atla
El-Hüccetü'z-Zehra Risalesi
On Beşinci Şuâ · Sayfa 36

Bir zaman, Kur’an’ın mu’cizelerini ararken; Risale-i Nur’da, hususan İşaratü’l-İ’caz tefsir-i Nurî’de ve Rumuz-u Semaniye’de beyanları gibi Sure-i Feth’in âhirindeki âyette dört beş mu’cize ve ihbar-ı gaybîyi, hattâ

اَلْيَوْمَ نُنَجّٖيكَ بِبَدَنِكَ

cümlesinde bir tarihî mu’cizeyi, hattâ çok kelimelerinde müteaddid i’caz lem’alarını ve bazı harflerinde mu’cizane nükteleri bulduğum bir zamanda, namazda Fatiha’yı okurken نَعْبُدُ نَسْتَعٖينُ deki “nun”un bir mu’cizesini bana bildirmek için bir sual kalbime geldi: Neden اَعْبُدُ اَسْتَعٖينُ yani “Ben ibadet ve istiane ederim.” denilmedi? Nun-u mütekellim-i maalgayr ile yani “Biz sana ibadet ve istiane ederiz.” demiş?

Birden o “nun” kapısıyla bir seyahat-i hayaliye meydanı açıldı. Namazdaki cemaatin azîm sırrını ve büyük menfaatini ve bu tek harf bir mu’cize olduğunu şuhud derecesinde bildim ve gördüm. Şöyle ki:

Ben o zaman İstanbul’da Bayezid Camii’nde namaz kılarken